Yıllar öncesinde, 12 Eylül Askeri Yönetimi döneminde, mesleğimiz gereği dağ başındaki bir köyün yakınında kurulu Orman İşletme Şefliği yerleşkesi içinde kalarak, üstümüze verilmiş görevle birlikte, yaşamımızı o koşullar altında sürdürebilme çabamızı sürdürüyoruz.
Şeflik, uzunca bir süre komşu şefliğin mühendisince, telefonla uzaktan kumanda ile yönetilir olduğundan, yetkili olan alt görevliler, başlarına buyruk hareket ederek, hiç olmadığı kadar sürtüşmelere, çekişmelere neden olmuş, hoşnutsuzluk başını almış gitmiş. Yetkili görevliler de o gelinen aşamada bir bir başlarını derde sokmuşlar.
Sonrasında böyle aşamalarda çalışanlar oradan alınır, yeni bir ekip oluşturulur. Biz de öylelikle o dağ başlarını boylamış olduk.
Vekâletle yürütülmekte olan işlerimiz, yeni bir atama sonucu o boyuttan kurtulmuş oldu. İyi de, o gelen kişi de, işin iç yüzünü daha bilmeyelerden biri. Tutucu kesimden olduğu da çok açık. Çocuklu bir aileye sahip. Sonra sonra gelenleri gidenleri oldu. Birbirimizi giderek tanıdık.
Anlatılanlar arasında, mühendisimizin kayınpederinin İstanbul gibi bir yerde lokanta işletmeciliği yaptığını da duyup öğrenmiş olduk. O kişi, kalabalık çalışanıyla kazancı yerinde biri olmalı ki, ülkenin önde gelen bir bayan ses sanatçısıyla(B.A.) uzatmalı ilişki bile yaşar olmuş. Bir gün, nasılsa, o koca lokantada yemekler pişirilmiş, güne başlanacak ya, çalışanlar da, aldıkları ücretlerini yükseltebilme aşamasını işte o güne denk getirip konuşmaya karar vermişlermiş. İşyeri sahibi de hep iplerin kendinde olduğundan hareketle, oralı olmamış. Çalışanlar da, topluca işi bırakıp çekip gitmişler.
Sen, tanınmış bir bayan ses sanatçısıyla kazandığın paraları birlikte ye; çalışanlarına zırnık koklatma! Ne yaman çelişki değil mi?
Burada da, yeni yaylacı olmamızdan kaynaklı, gelenimiz gideniz-konuklarımız hiç eksik olmaz. Biz de, zaten boyutun böyle olmasından yanayız.
İşte o konuklarımız arasında da, İstanbul’da lokanta işletmeciliği yapmış, babacan bir ağabeyimiz vardır. Kendilerini sever sayarız. Hafta içinde bize geldiklerinde önceki konuşmalarımızın ötesine geçip gittik. İçkili soframızın da bunda etkisi belki olmuştur. Ben de bu kez sınırımı aşmış oldum. İşte öylesi bir ortamda gidişata ilişkin dokunmadan, hatta içeriği zenginleştirmeden de olmuyor. Onlar iş yeri sahibi, ben de emekçi; çalışandan yana biri olunca, birbirimize karşılıklı söz hakkı tanıyarak, o boyutu irdelemiş de olduk.
Onların nazarında, çalışanlara, güvenilmez olarak bakılıyor. Biz de, işyeri sahiplerine kuşkulu, hakkımızı vermeye yanaşmayan, emek sömürücüleri olarak görmeyi bir türlü bırakmayız. İşte o ağabeyimiz de, yukarıdak ilk örneğimizde yaşanan olgu türüyle karşılaşıyor. Çalışanları, geleceği belli olmuş müşterileri beklenirken hiçbirşeyi hazır etmemişler. Üstelik de, beş ileri gelen kişi olarak, karşı kahveye geçip işyeri sahipleriyle ücret konusunu konuşmaya geçmek istemişler. Bizim o babacan ağabeyimizin o saat tepesi atmış. Hemen meslektaşlarıyla iletişime geçip geçici de olsa çalışan istemeye koyulmuş. Dostları da ona dar zamanında omuz vermişler. Ağabeyimiz, sıkıntısını o biçimde çözüp yoluna koymuş.
İyi, hoş da, ortada yaman bir çelişki yok mu?
Bütün bu yaşananlardan, siz ce, ne anlam, ne sonuç çıkartmalıyız?
İşte bizim öteden beri yandaşı olduğumuz gidişatın temel can alıcı noktası da burası!..
Bizler, yaşam hakkımızın, bir kişinin, iki dudağının arasından çıkacak söze bağlanmasını hiç istemeyiz.
Kurallar, haklar, sosyal güvenceler olacak. İlkelerle hareket edilecek. Öyle, ben yaptım oldulara pabuç bırakamayız.
Hani aynı gemideyiz ya, o gidişatta hakça bir düzen kurma arayışımızı terk edemeyiz. Yalnızca toplumun bir kesimi özveriyle hareket etmemeli. Böylesi bir gidişata, biz, her zaman kazan kaldırır, bir tür ayaklanırız.
Örgütlü toplum… Örgütlü toplum… Örgütlü toplum… Sorunlarımızın tek çözüm kaynağı, vazgeçilmezi… Öylesi bir yapılanmadan geçer. Onu bilir, onu söyleriz.
İki olgudan çıkarttığım yaman çelişki ve temel konum böyledir.
İyi haftalar…
Köşe Yazarı: Davut D. FEN


























