Eğitimci bir arkadaşım, söyleşi konularımızın bir yerinde anlatıvermişti. Mesleğe başladıkları o ilk yıllarda, doğuda görev yaparken bir biçimde tanıştıkları komşu köylerin öğretmeleri olan meslektaşları ile hafta sonlarında olsun bir araya gelmeye bakarlarmış. Memleketten uzakta, yurdun bir uç köşesinde, yabanda olunca, yalnızlığın hiç de çekilmeyeceği oldukça anlaşılır bir boyuttur.
Yaşantı öyle olunca bu bir araya gelen birkaç meslektaş, bulunulan ortamın havasını değiştirebilmek için kafaları çekme gereksinimi duyarlar. İlk başlarda kendi getirdikleri ile yetinmeye çalışırlarsa da sonra sonra dostluklarını ilerlettikleri köyün muhtarından medet umarlar. Kasabaya kendilerinden daha sık gelip giden köy muhtarına içki getirtirler.
Kendi aralarında sofra kurup bekâr yaşantılarına eğlence getirmeye bakan bu genç eğitimcilerin sofralarına, bir gün de muhtar katılmıştır. Gençlerin ince belli bardaklara doldurdukları içkiden bir bardağını da önünde bulan muhtar, onu bir dikişte midesine indirivermiştir. Sonrasında ise yüzü gözü içtiği içeceğin keskin acılığından buruş buruş olan, gözleri ise dışarı uğrayıp fal taşı gibi açılan muhtar, o içtiğinin ne nasıl bir şey olduğunun ayrımına işte o zaman varmıştır(!). Başını iki yana usul usul sallayıp bir de arkasından derince soluk alarak yutkunduktan sonra dile gelir. Der ki, “Hükümet size bunu zor mu ediyor?” diyerek, içilen içkinin, yapılan eğitim göreviyle bir ilişkisinin olup olmadığını muhtar kafasıyla sorgular. İşte o anda da genç eğitimciler kopçaları koyuverip katıla katıla gülmeye başlarlar. Zaten muhtarın önündeki bardağı kafasına bir dikişte bitirip mideye indirmesi sonu nasıl davranacağını merak ettiklerinden, gülerlerken karınlarını da tutmak zorunda kalmışlardır.
Yukarıdaki kısa öyküyü aşağıda anlatacaklarımla ilişkilendirdiğim için böyle bir giriş yapmayı gerekli buldum.
1- Genç, güçlü, özgüveni yerinde Yayla’da tanıştığımız kişi, ilçemiz geniş iş olanaklarından olan turizmde kendine bir çalışma alanı bulmuştur. Meslekte kıdem aldığı o süreçte her nasılsa bir motosiklet kazası geçirir. Çok kırıklı bir sağlık sorunu sonucunda da eski işinden geri çağrılmaz olmuştur. Aradan geçen bayağı bir zaman sonra bile platin çubuk takılı kırıklarından az da olsa akıntı gelmektedir. Koşulları değişmiştir. O da köyünde kalarak ekmeğini topraktan çıkarmaya girişir. Bugünlerde o işini bayağı bir iyi götürmektedir.
2- Yirmi yıla yakın bir eğitimciyken son yaşanılan olayların ardından mesleğinden olan bir başka tanıdığım kişinin de akaryakıt istasyonunda pompacılığı kabullendiğini kendi ağzından duydum.
3- Bu son yaşanılan olaylar öncesi emekliliğini istemiş bir başka öğretim görevlisinin ise daha genç biri olarak, “kişisel gelişim merkezi” açmak düşüncesinde olduğunu öğrendim.
4- Bu yaşanılan geniş çaplı olayların ardından meslek görevinden uzaklaştırılan bir başka kişi ise, babasının geniş tarım arazilerine dönerek “kaz üretimi işine” el attığını görüyoruz. O kazların sayısı hiç de az değildir. Yayla yayla olalı o kadar kazı değil, onların yüzde birini görmüş olduğunu sanmıyorum.
Koşullar zorlayınca kişi neleri akıl etmiyordu ki? Sonuçlar böyle gelişince kişi şunu da düşünmeden edemiyor, yaşanılarak görülüyor ki; hiçbir gidişat sürümcemelik değil; “keser de, sap da bir gün dönebiliyor”. Kişiler yalnızca günü kurtarmaya bakmamalı, olabildiğince uzgörü sahibi olmayı da hesaba katıp o boyutu bayağı bir önemsemelidirler.
İyi haftalar…
______________
Not: Hafta sonu göz sağlığımla ilgili olarak gittiğim Muğla’da, Nif-Gedre 4. Yörük-Türhmen Şenliği’ne, Hazır-Kurulur Ses ve Sahne Düzeni vererek destek çıkan Büyükşehir Belediye Başkanımız Osman Gürün’ü Pazar Yeri’nde görerek, konudan söz açıp, çok sağ olunuz, dedim.

























