Bizim, ülke gidişatına ilişkin değinmelerimiz de, o yöndeki tartışmalarımız da bitmez; ille de o boyuta bir göndermede bulunacağız; onca duyarlılığımız ve de donanımız varken nasıl olur da tekin durabiliriz!
Efendim, hani bizim özlem duyduğumuz üzere bir ayağımız Fethiye’de ilçe merkezindeyiz, bir ayağımız da taşrada, kırsalda; yayladayız ya, işte o yüzden, gözlem ve saptamalarımızın içeriği de bu yaşantımızla örtüşen biçimde oluyor.
Bizim Yaylamız, coğrafi olarak oldukça hoş bir yerdir. Buna karşın çok dağınık, birbirimize bayağı bir uzak sayılıcak haneler topluluğu oluşturmaktayız. Bizim, altı yüz- yediyüz metre uzağımızda derli toplu bir haneler topluluğu olsa da, ovanın ortasında iki ayrı aileyizdir.
Çok değil, bazı bazı, hemen ötemizde bulunan mahalleye(Köy) gidiverdiğimiz de olur.
Çoğu hane bireyleri, hoşnut olmadıkları halde, din, iman-inanç adına yapılan uygulamara ses çıkartamazlar; bundan adım gibi eminim. Ben de o konularda açık yüreklilikle topa girmeden edemem. O boyuttaki hal ve hareketlerimden eşim de artık giderek artan hoşnutsuzluğunu gizlemeyip beni uyarma gereği duyar.
Fethiye merkezde, kendilerine yakın olan caminin minarelerindeki aygıtlardan okunan ezanın yüksek ses şiddetinden ürküp uykularından uyanan torunları olduğunu dile getiren bir hanımefendiyle de karşılaşmıştım. Öyle çaresiz, öyle kızgındı ki, o kadar olur. Ona, nasıl bir hareket tarzı izlemeleri gerektiğini de anlatıverdim. Dediklerimi yaparlar mı; o konuda elbette kuşkuluyum.
Aynı yönde toplumsal paylaşımlarda da bulundum. Tepki verenlerin yanında tavrımı onaylayanların sayısı çok daha kabarıktı.
Yaylamız merkez mahallesinde rastladığım imamlardan birine de konuyu açtım. Bizimle aynı düşüncede değiller; orası çok açık; ayrı telden çalıyorlar!
Yanımıza yöremize gelen eski kafalı kişiler de aynı konuya giriyor; benim, sağlığı öne alan düşünceme ise katılmıyorlar. Garibim ev sahibemiz bile “beni okutan hocaların, eksik okuttuğunu“ kendi aklınca dile getirmeden edemiyor. Ben de elbet bozuluyorum.
Yöre insanlarından bazıları da benim bu düşüncelerimi eksik gedik duyarak, ezana karşı olduğum, yönündeki duyumlarını “doğru mudur” diye ev sahibemizin eşine merakla soruyorlarmış. Bir ara koca ovayı ezan sesiyle çın çın çınlatan ezan okumaları kesilmişti. Geçen yolda rast geldiğim bir yöre insanıyla ayaküstü azıcık konuşuvereyim derken aynı konuya değindi; dediğine göre, ezanı ben susturmuşum. Sözün arkasını getirmek de istemedi; içinden çıkamayız, dedi. Eğitim dışı kalmış okulun tolumsal yaşamımıza kazandırılması konusunu açmak istedim; örneklerini de verdim. “Biz üvey evlâdız, bize yaptırmazlar,” diyerek, yanımdan hızla uzaklaştı.
Bu dediklerim kimler olabilir sizce? Şaklabanların dibi değil midir? Oysa, o sıralar, çıkan ay içinde gerçekleştirilen Yörük Şenliği’ne verdiğim destek konuşuluyordu. Oraya, Kültür Müdürümüzü devreye sokarak büyük bir Atatürk resmi olan bez bayrağı getirttirmiş idik. Bir de bayağı bir büyük bayrak astırmıştım.
Hemen ötemizdeki mahalleye de eşimin reçel yapmak için incir toplamak amaçlı gitmiştik. Orada, dul çayır komşum ve akademisyen emekli oğlu da vardı. Eşim, bayanlarla çene çalmaya koyulunca, ben de, o az buçuk söyleşi yaptığımız akademik kişiyle bir araya gelmeyi düşündüm. Yakın bir hanedelermiş. Yanlarına gittim. Bana hoş bir konukseverlik gösterdiler; birlikte yemek yedik.
Asıl değinmek istediğim konu ise başlığa taşıdığım söz. Masamız donatılırken ben de tutucu olduğunu bildiğim, babayla çene çalmaya başladım. Yanlarına vardığım sıra o namaz kılıyordu. Ülke gidişatına bir gönderme yapılmış olsa gerek, o konuya ilişkin söyleşmeye başlayıvermiştik. Kendileri, oğlu, ben hep emekli kişilerdik. Kendilerine, “Sizler bir araya geldiğinizde hep namazdan niyazdan, hacdan, umreden, dinden, imandan söz edersiniz. Demin namazınızı kıldınız; size hiç niye namaz kılıyorsunuz, eksik kıldınız, fazla kıldınız diyen oldu mu?” dedim. Olmadı anlamında kafasını sallamakla yetinmişti. “Bakın,” dedim, “sizler, oğlunuz, ben, emekliyiz, Emekliliği, sigortalı olmayı, günde sekiz saat, haftada beş gün çalışmayı, emeklilik tazminatını, çocuk parasını, yemek yardımlarını, bunların tümünü sol hükümetler çıkatmıştır. Bunları hiç konuşuyor muzunuz?” diyerek sordum. Yine kafa sallayıp bu kez, “Evet, konuşmuyoruz.” dedi.
Meğerse o sıralar haneninin terasıyla, içeride mutfak arasında gidip gelen akademik oğul da bizi dinliyormuş. Bana dönerek, gülümseyen bir halde “Babamı susturdun…” dedi.
İyi haftalar…


























