OLUMLU YÖNDE ETKİLEMEK VARKEN…
Adam gençliğini peynir ekmek gibi yemiş, düşkün, şaşkın, bir başına. Bizim de yakınımızda. Üstte yok, başta yok! Saç sakal birbirine karışmış. Anlayacağınız kötü durumda. O haliyle gelmiş, aklı sıra kardeşinin yanına sığınmış. Oluklu çinkolardan bir barınak kurmuş. Yazın içerisi sıcak, kışın ise buz.
Bir de eşeği var. Hep odun ocak peşinde
Bütün gün, biçare, radyodan türkü dinler durur.
Bazı görürüm, İstasyon Dursunbey arasını yayan yürür. Sorarım, niye yayan yol tepiyorsun, diye. Beni almazlar, der. Birinde ben kendisini aracıma da aldım. Üst-baş berbat; o kendisini biliyor…
Bir güzel insan da var. İstanbullu olarak bilinir. Dedi, ona yardımcı olmak istiyorum. Saçını, sakalını halledeyim, isterim. İyi edersin, dedim. Azıcık üsteleyin siz, diye de ekledim.
Geçenlerde bu düşkünümüzü gördüm. Eli, yüzü, nurlanmış gibi olmuş; saçı sakalı toparlanmış. Ağarmış saçı, sakalı olmasa giyiminden, kuşamından üniversite öğrencisi sanırdınız. Üstünde yelek, altında mevsime uygun giysi, ayaklarında bembeyaz, lekesiz pahalı türden spor ayakkabılar vardı. Sokak komşusu olan onun yaşında yalnız yaşayan biri de kendisine takılmadan edemedi. Ben de azıcık, ucundan, kıyısından iliştim.
Artık toplu taşıma aracına bizimle birlikte biniyor. Eski çekingen halini terk etmiş. O oluklu çinkodan olan derme çatma sözde konutunu da terk etmiş. Belediyenin ikidir, satışa koyup satamadığı, dört dairelik, gözden çıkarılmış, boş konutun, bir odasını da kendisine mesken edinmiş.
Bir arkadaşım da var. Mal mülk paylaşım sıkıntıları içinde. Ona omuz vermeye çalışıyorum. Yoksa işleri hepten sürüncemelik olup gidecek. Yok haritacı, yok Belediye, yok Tapu Sicil Müdürlüğü, birlikte gidip geliyoruz işte. Tek işleri düze çıksın istiyorum.
Yakın çevremiz oldukça batık. Belediye yalnızca o çöp aygıtlarına bırakılmışları alıp götürüyor. Ayların, yılların çevreye yayılmış çöplerine el atan yok. İlgili yerleri aradım; kayıt düşürdüm. Sonucun değişmeyeceği anlaşılıyor. İlgililerin ellerinin altında yeterli çalışan işçi yokmuş.
Bulunduğumuz yerde çevremiz olduğu gibi göçebe-roman. Bizimkiler onlara hiç ilişmezler, hep yakınırlar. Geçen baktım, birkaçı bir aradalar, kafa çekip dururlar. Yanlarına sokulup vardım. Yengeye kahve istedim. Bir tepsi kahve yapılı getirildi. Biraz söyleştik. Yüksek sesli müzik açıktı. Hep çıkıp gel dediler. Gönüllerini aldım.
İlimize gittiğimde bir arkadaşımla buluşmuştuk. Biliyoruz ilk kitap fuarı var. Yerini bilmiyoruz. Hemen ilgili telefonu açtım, sordum. Yeri belirttiler. Başka bir dileğimiz olup olmadığını sorduklarında da o çöp konusunu dile getiriverdim. Kayıt numarası ile bana geri dönüldü. Sonuç ne olur bilmiyorum.
BTT’da OnOn olarak adlandırılan yerde söyleşip çay içiyoruz. Meğer iki çay elli liraymış. Bana da çok geldi. İlgili kurumu aradım. Yeniden fiyatlandırma isteğimizi kayda alıp bize geri döndüler. Etkili olur, diye arkadaşıma da telefon ettirdim.
Kitap fuarına gidiyoruz. Hava soğuk. Sıkı giyinmiş, yanımızda yürüyen çocuklu bir aile var. Yeri bize göstermeye çalışıyorlar. Baktım en küçük çocuk kısa kollu giysi ile yürüyor. Dedim, olmaz. O kendisi istiyor, dediler. Azıcık hareket edip oynamış, terlemişmiş. Şimdi daha da olmaz, dedim.
İlerde yine onlarla karşılaştık. Bu kez küçük kız babası bizim olmazımızı kabul etmiş; kızımızı sıkıca giyindirmiş. Sizce de iyi etmemiz mi?
Herkese iyi haftalar.

























