Her seçim sath-ı mahalline girildiğinde, rahmetli İlhan Selçuk’un bir köşe yazısını hatırlarım içim acıyarak.
Sovyet Devriminden önce, feodalitenin ve burjuva kompradorlarının, Rus halkını silindir gibi ezdiği yıllarda Nariskin isimli bir Rus soylusu yaşarmış. Müziğe meraklı olsa da, ne bir çalgı çalar, ne de nota bilirmiş.
Yeteneklerinin bu konuda yetersiz kalması üzermiş Nariskin’i. Yardımcısı bir akıl vermiş, müzik dünyasında, ben de varım diyebilmesi için.
Kendisine ait seksen sekiz köleyi konağının geniş salonuna toplamış ve görevlendirdiği müzik öğretmenine; köleleri eğitmesi için talimat vermiş. Her köle, piyanodaki bir tuşun sesini çıkaracak ve o nota ile isimlendirilecekmiş. Diyez’i, bemol’ü, do’su, la’sı derken, seksen sekiz köle, piyanoda yer alan her tuşa ait sesi ve ismi ezberlemişler.
Salonda bu yöntem ile büyük Rus bestecilerinin eserleri çalınıyor ve her köle, sırası geldiğinde, ait olduğu sesi çıkarıp, görevini yapıyormuş.
Zaman geçtikçe, köleler kendilerini bu yeni görevlerine öylesine kaptırmışlar ki; adları sorulduğunda farklı cevaplar vermeye başlamışlar.
Birisi sorarmış;
– Sen kimsin ?
– Ben Nariskin’in fa diyez’iyim
– Peki sen kimsin ?
– Ben Nariskin’in do’suyum.
Kısacası Nariskin, kölelerinin kişiliğini bu şekilde târümar etmiş. Birey özelliklerini yok ederek, basit bir fonksiyona, hatta maddeye dönüştürmüş, sahibinin sesi yapmış hepsini.
Günümüzde pekçok insan; egemenin buyruğunda olmakla iş yaptığını sanıyor; sadece bir alet olduğunun farkına varmadan.
Özgürce düşünmekten, dünyayı kavramaktan, bağımsız eleştiriden, bilimsel kuşkuculuktan yoksun geçen bir yaşamda; kelepçe onun kafasına takılmış, bukağı beynine vurulmuştur oysa.
Bireyselleşme, insanlık tarihi basamaklarında, yüzlerce yıllık bir süreçte gerçekleşti.
Bu kadar hızla silinmesi, terkedilmiş olması ne kadar acı.

























